Sergi: Geçen Gece Bir Rüya Gördüm

Küratör: Elif Kamışlı

British Council’ın Duvarları Olmayan Müze’si Geçen Gece Bir Rüya Gördüm başlıklı bir grup sergisi sunuyor. Adını 16. yüzyıla ait bir İskoç ağıtı olan "Uzak Ovalar" alan sergi Birleşik Krallık sanatındaki iki güçlü gelenek olan manzara ve heykele odaklanarak Vanessa Bell, David Muirhead Bone, Eveleen Buckton, Charles Cheston, Duncan Grant, Wilfred Fairclough, Richard Long, Paul Nash, Susan Philipsz, Gwendolen Raverat, Philip Wilson Steer ve Alfred Thornton’ın British Council Koleksiyonu'ndaki eserlerini içeriyor.

Bu sergi basit bir meraktan ortaya çıkmıştır: Farklı dönemlerde insanlar, etraflarını saran daha büyük değişimlerden veya kayıp ve zaman arasındaki ilişkiye dair gayet kişisel bir sorgulamadan kaynaklanan gelip geçicilik duygusuyla karşı karşıya kaldıklarında doğayla nasıl bağ kuruyordu? Doğaya işlemiş güzelliğin temeli, doğanın karşılaştığı tüm felaketlere rağmen koruduğu basit ancak güçlü ahengidir. Bombalar düşer, sevdiklerimiz göçüp gider ama sanki hiçbir şey olmamışçasına nehirler akmaya, çiçekler ışıkla açmaya devam eder. Doğa, hep bir sonraki macerasına doğru ilerlemeyi bilen metanetli bir kahraman gibi bize tüm dünya yıkılsa bile dimdik ayakta durmanın önemini hatırlatır. Sergi bizleri geçmişin gelecekte, geleceğinse bugünde çözündüğü bir tür zamansızlık haline davet ediyor. Maurice Blanchot, "The Writing of the Disaster" ("Felaketi Yazmak", 1980) başlıklı kitabına şu sözlerle başlıyordu: “Felaket herşeyi harap ederken bir yandan herşeyi sapasağlam bırakır. Özellikle belli birisine dokunmaz; ‘Ben’ tehdit altında değildir, aksine esirgenir, kenara konur. (…) Felaketin kıyısındayız ama onu gelecekte konumlandıramıyoruz…”. Geçen Gece Bir Rüya Gördüm, ‘zamansızlık’ ve ‘felaketler’ üzerine düşünerek, doğayı kırılgan ruhlarımız için bir barınak olarak yeniden bir yorumluyor.

Sergi, 20. yüzyıl başından bir dizi manzara çizimi, bir resim ve gravürle başlıyor. Bu küçük ölçekli ve mütevazı işler, insanlığın Batıda büyük değişimlere tanıklık ettiği bir geçiş döneminde dünyaya gözlerini açan sanatçılar tarafından yapıldı. Yirminci yüzyılın başında sanayi makinelerinin yükselişi, bilimin yüceltilmesi, beraberinde dinin sorgulanması ve sürekli ilerlemeye olan inanç, sıradan insanların ruhlarını umutsuzca bir durgunluğa hapsetmişti. Sergide işlerini gördüğümüz sanatçılar doğada gezinip, fırça darbeleriyle büyüyüp serpilen yeşilliklerdeki yaşamı tasvir ederken, iki dünya savaşının yarattığı felaketler gözlerinin önünden gitmiyordu. Onlar, ruhlarındaki fırtınalara rağmen toprakta yürümeye; umudu yeşil tepelerde, rengarenk çiçeklerde, karanlık ağaçlarda ve karlı dağlarda aramaya devam ettiler. Sergi mekanını çevreleyen duvarlarda sunulan bu eserler, görünmez bir kalkan yaratıyor; ziyaretçileri, manzarayı maddeciliğe karşı verilmiş bir yanıt olarak yeniden ele almaya, kitlesel yıkım ve toplumsal dönüşümün yaşandığı bir anda sanatçının doğaya bakışı üzerine kafa yormaya davet ediyor. Serginin bu bölümünde Vanessa Bell, David Muirhead Bone, Eveleen Buckton, Charles Cheston, Duncan Grant, Wilfred Fairclough, Paul Nash, Gwendolen Raverat, Philip Wilson Steer ve Alfred Thornton’ın eserleri bulunuyor.

Richard Long’un heykel yerleştirmeleri, kökenleri sanatçının toprak ve heykelle ilişkili sanatsal uygulamalarına dayanan dikkate değer bir keşfe işaret ediyor. Long’un işleri, yürüyüş rotalarında topladığı malzemeler aracılığıyla doğadaki temel biçimleri temsil ederken sanatçının zaman ve yerle kurduğu ilişkiye dair bir görüntü sunuyor. Long "İlkbahar Çemberi"nde (1992) yeşilimsi-mavi tonlarda kayrak taşlarını zeminde bir çember oluşturacak şekilde dizerek Kuzey Cornwall’da yaptığı bir yürüyüşü imliyor. Arazide bıraktığı fiziksel izler kısa süre içinde kaybolmaya mahkum olsa da yaptığı heykel ve duvar resimlerinin etrafında tecrübesi ve anılarından gelen bir aura oluşuyor. Long’un nazikçe bir jest mahiyetindeki yürüme edimi, evrenle bir ahenk arıyor; yürümek, zamanın ağırlığında kişisel, meditatif ve kaydedilemez bir alıştırma olarak belirirken, sergi mekânında sanatçının eserlerine işlemiş parmak izleriyle somut bir hal alıyor.

Susan Philipsz, "Ovalar" (2008) adlı sesten heykeli için denizde boğulan ve sevgilisine ölümünü haber vermek için geri dönen bir adam hakkındaki İskoç ağıtı Lowlands Away’in üç farklı versiyonunu kaydediyor. 500 yıl öncesinden gelen bir ruh gibi sergi mekanını dolduran bu iş, diğer eserler arasında görünmez bir bağ yaratıyor ve ziyaretçileri imkânsız olanın mümkün kılındığı, tüm felaketlerin eninde sonunda kaybolduğu müphem bir rüya ülkesine çekmeye çalışıyor. Philipsz’in eğitimsiz ve eşliksiz kaydedilmiş sesi bir tür mahremiyet yaratırken, ağıtın sözleri geçmişe duyulan bir özlem hissi veriyor. "Ovalar", doğaya dair aynı sorularla dertlenmiş farklı ruhları bir araya getiren bir takım yıldızı yaratmayı umut eden bu serginin ruhu oluyor.