Arka tarafı sık ağaçlarla kaplı ormanın hemen önündeki evlerine taşındıktan sonra, tam da sonbaharda vücudu çatlayıp yırtılmaya başlamıştı. Önce vücudundaki çatlaklara pek aldırmıyordu, sağ topuğunda sızlayıp duran sancıya ya da sırtındaki yağ tabakasını bir iğne gibi delip geçen ani batmalara... “Ah,” diyor her seferinde, çatlayıp yırtılan yeri ovarak, ama acı çok geçmeden kayboluyor. Olan bitene pek aldırmıyor, çünkü işi başından aşkın. Şafak sökmeden, erkeğiyle uyanmakla, kalın botlarını giyip ormandaki patikada yola koyulmakla, solgun güneşin gölün üzerinde dolaşıp yaprakların arasından göz kırpan, ellerinin üzerine desenler çizen ışığını izlemekle meşgul. Boylu poslu, güçlü bir kadın. Kıvrımlı kalçaları, ceketinin altında sallanan kocaman memeleri var. Karar veriyor, bundan sonra sütyen giymek yok. Onun yerine saçlarını kabartacak. Minik canlılar da üzerine yuva yapacaklar: Dantel gibi süslü yusufçuklar, kanatlarının ucu turuncu kelebekler, küçük kırmızı uğur böcekleri. “Bir ağaç gibisin,” diyor erkeği. Erkeğinin gülüşü de diğer her şeyi gibi, boylu poslu, kocaman ve kendisi kadar güçlü.  

Bazı günlerde rüzgarda yürüyor, gülüşüyor ve patika yolun yukarısında süzülüyorlar.

**

Yürüyüşten döndükleri her seferinde oturma odasındaki eski kanepe onu daldığı güzelim hayallerden hızlıca çekip çıkartıyor. Hatta o kanepe, her gün ben buradayım diye bağırıp canını yakan o çatlaklarından bile daha çok rahatsız ediyor. Kanepe o kadar çirkin ki, fazla kullanılmaktan aşınmış, lime lime olmuş, odanın tam ortasında kamburuyla oturan devasa, turuncu evsiz bir adam gibi duruyor. Minderlerin her yeri yapış yapış bir şeyle kaplanmış ve homurdana homurdana yerlerinden kayıp gidiyorlar. 

“Yanımızda hiç getirmemeliydik bunu,” diye sızlanıyor.

Bu kanepe, hayatında yolunda gitmeyen tek şey. Ta ki yanağı, gözlerinden yaş getirecek kadar acıdan yanmaya başlayana dek. Erkeği “Neyin var tatlım?” diye sorunca, ne kadar ovarsa ovsun acısını hafifletemediği o çatlağı incelemek zorunda kalıyor. 

Bir çatlak. Yüzünde. Dehşete kapılıp öylece kala kalıyor.

Bütün bunlar üç ay önceysiydi. Şimdi derisi çatlaklarla kaplı. Çatlaklar oluşmaya başladığında elektrik çarpmış gibi canı yanıyor, sonra da bu acı, durağan, uyuşmuş ve her yerine yayılan bir sancıya dönüşüyor. Kalçalarında, poposunda ve uyluklarında beliriyorlar; göbeğinin etrafında, dekoltesinde… Ama beklenmedik yerlerde de kendilerini gösteriyorlar; kulak memesini yırtıyor, yüzük parmağının altını yarıyor, bir yılan gibi o kadar derine iniyorlar ki haykırıveriyor, sevişmenin artık asla, asla ve asla mümkün olmadığını biliyor. Etinin muazzam ve başka bir güce boyun eğerek çatır çatır ayrıldığını hissediyor.

“Pardon,” diye mırıldanıyor satış görevlisi, koltuk stoklarını incelemeye giderken. “Pardon, ama bir yeriniz kanıyor.” Evet, mavi tişörtünün üzerinden gerçekten kanadığını görüyor, arabasına doğru topallarken herkes gözlerini ona dikiyor; yarasına bastırıyor avucuyla. Buralar için fazla koyu teni. Markette, çilek alırken ya da cüzdanında para ararken, insanlar yavaşlığına hayret edip homurdanıyorlar.

“Yataktan çıkman gerek,” diyor erkeği, ama sandalyeye oturmak bile canını yakıyor. “Eğer makul bir kanepemiz olsaydı,” diye çıkışıyor, sehpayı kanepenin kenarına çekip laptopunu, çayını ve ağrı kesicileri sehpanın üzerine yığar, yastıkları da güzelce ayarlardı. Ama çok pahalı, bir süredir bütün ödemeleri de adam yapıyor. Yeni bir kanepe almak... Daha da önemlisi, yeni kanepeye uzanıp cumbadaki büyük pencereden ormanı, gümüş rengi gölün kıyısını izleyebilirdi, ama bunu söyleyemiyor... Sanki eklemlerine taşlar bağlanmış gibi hantal hissediyor kendini. Bazen kendini koridorun ortasında, kıvrılıp kalmış bir halde buluveriyor; uykulu ve şaşkın.

“Şu kanepeye bir el atmak lazım,” diyor erkeği ama atmıyor. Hareket ettirmek için yardıma ihtiyacı var. “Ama biliyorsun ki komşular dedikodu yapacaklar,” diyor, suçlayıcı bir şekilde. Sanki insanların farklı ırklardan olan çiftlere karşı tavırlarını yeni fark etmiş gibi. Onun için sıkıntı yok gerçi, sonuçta o burada büyüdü. Artık sabahları onsuz çıkıyor yürüyüşlere. Çamuru ve elmas gibi parlayan günışığında dans edip bağıran tilkileri özlüyor kadın. 

“Bir süredir rica ediyorum senden,” diyor, “bir kanepe.”

Adamın onu sarmalamayı, ona sarılmayı, kaldırmayı ve havaya savurmayı özlediğini biliyor. Kendi elleriyle kuvvetlendirdiği yatak, ihtiyaçları olan her şeyi yapabilecek kadar güçlü ve dayanıklı. Eskiden adamı yatağa çeker, her yerine sarılıp hafifçe ısırırdı. Ona söylediği bütün sıfatlar, “tatlım, tanrıçam, ukala” şimdi boğazında hafif ve köpüklü bir tat bırakıyor, gün boyu yiyebileceği misket limonlu dondurma tadında bir aşk.

Bir gece ağlamaya başlıyor ve durduramıyor kendini. Gözyaşları nevresimi tuzlandırıyor, damla damla yere dökülüyor ve adamı uyandırıyor. Daha önce onu hiç ağlarken görmemişti. Dokunmayı deniyor ama kadın irkiliyor. Adam, uzun zamandır olmadığı kadar ciddi ve nazik; ayağa kalkıp odada bir tur atıyor. Çok üzgün. Her şeyi yapacak, öyle diyor. Yarın uyandıklarında kanepeyi atacak. Yerine yenisini koyacak, sonra konuşacaklar, öyle diyor. Yeni şeylerden, yeni varoluş biçimlerinden. Yeni sevmelerden. Planlardan, çizimlerden. İncil’den ve destek olmaktan. Kadın kulağının arkasındaki kâğıt gibi ince deriyi soyuyor, bir süre gözlerini dikiyor, ne garip, karanlıkta altın gibi parlıyor derisi. Adam gözyaşından sırılsıklam olmuş nevresimi ters çeviriyor, yatağa tekrar girdiklerinde, onu kutsar gibi gezdiriyor ellerini üstünde, hiç ama hiç dokunmadan. 

Kadın yaralı ve yamalı, huzurla uyuyor.

***

Ama ertesi sabah aşağı kata topallayarak indiğinde, kasvetli kanepenin yerinde durduğunu görüyor. Kafası karışıyor, yeni yırtıkları oluşmuş mu diye bedenini eliyle kontrol ediyor.

Başka bir planı olmalı erkeğinin.

Buzdolabının üstünde bir not veya herhangi bir yerde başka bir mesaj da yok.

Gün içinde üç basit yemek yapıp onları yiyor, şişkin göğsüne pembe kurdele bağlı bir posta güvercini yolluyor adama, yeni başlayanlar için bir seramik makalesi yazıyor, adamın ilk molasında içtiği çaya kattığı ikinci şekerle bir mesaj gönderiyor ona, bulaşıkları yıkıyor, iş yerinin penceresine yağmur yolluyor, en yakın arkadaşını arayıp iyi olduğunu söylüyor, adamın diş fırçasının ve bütün kıyafetlerinin ortadan kaybolduğunu görüyor, “Ah,” diyor sakince, bir süre uyuyor, kanepeden koparıp aldığı eski, turuncu iplik topaklarıyla bir öpücük yolluyor adama. Bir zamanlar kırmızı olan çatlakların sarıya döndüğünü fark ediyor; hayır, yavaşça pişen hamur gibi altın rengine dönüyorlar, belini sarıp ayak parmaklarının arasından dolanan altından bir alev gibi karanlığının etrafında kıvrılıyorlar. Meme ucundan akıyor bir altın damlası, ötekisiyse daha kapanmamış bir yara, siyah ve hassas.

Adamın kusursuz ve eksiksiz sessizliği, hayret verici. 

Çirkin kanepenin kenarına kıvrılıyor. Kaplamanın üstünde bir yırtık var, parmağıyla deşeliyor. Yırtık genişliyor, ucuz malzeme esneyip açılmaya başlıyor. Elinin her hareketiyle birlikte bileğindeki altın sarısı çatlak büyüyor. Yırtık genişledikçe derinin altındaki sarı yağ ortaya çıkarıyor, nefes nefese kalıyor, kendini birazdan gelecek olan ıstıraba hazırlıyor, ama canı hiç acımıyor. İlginç bir şekilde rahatlatıcı bir eylem, bir nevi doğru hissettiriyor.

Adam, yatağın yanındaki prezervatifleri, kendi sevdiği ama kadının sevmediği peyniri, kapının arkasında duran ve botlarındaki çamurları temizlemek için kullandığı sopayı da alıp gitmiş. Sopa! Olup biteni kavramaya çalışıyor. Zalimlik mi? Gerçekçi mi? Öfke sarıyor her bir tarafını. Yanında götürdükleri, kafasında soru işareti bırakmamak için mi?

Kanepe gitmeli, o kanepeyi öldürmeli.

Bundan sonra koyulduğu iş, gününün geri kalanını, hatta gecesini alıyor. 

Önce, yastıkları büyük bir çöp poşetinin içine tıkıyor, burnundan ağır ağır soluyor. Yere oturup elinden geldiğince söküyor kanepenin döşemesini; tutam tutam, bej kumaş ve sünger bir makasla kırpılıp ortaya çıkarılıyor. Nefes alıp dinlenmek ve kanepenin yapısını anlayabilmek için sık sık ara veriyor. Bir saat sonra çalışırken kullandığı kolunun derisi öylece  sökülüp  tomar halinde düşüveriyor kucağına; kolunun üstü pembe ve altın sarısı, parıldıyor. Ağrısı tekrar kesiliyor. Derisi pahalı kahverengi kâğıtları andırıyor, şaşırtıcı biçimde narin.

Altınların arasından bir kemik parlarken, yenilenip canlanan kolu artık bir amaç doğrultusunda hareket ediyor. Makasın işe yaramadığı yerlerde mutfak bıçağını kullanıyor, sabırla sokup çıkarıyor, kanepenin içinde döndürüyor bıçağı. Bir tornavida, 25 zımbayı yerinden sökmeye yetiyor, bir-nefes-iki-nefes, sayıyor. Zımbalar gözden kaybolduğu zaman kanepe yığılıveriyor, yarası ölümcül. Kadın gülümsüyor, bu görevi tamamlamak gayet mümkün.

Boynunun arkasından kafa derisi kayıveriyor, üzerindeki çatlağın acısını ve saçının bir kısmını da götürerek. 

Kanepenin arkasına yaslanıyor, nefes nefese kalmış; bir kenarından havaya kaldırsa, kanepenin kendi ağırlığı yetecek devirmek için. Kadın, kanepenin ayaklarını söküyor. Sonuncusu çok sıkı, sökerken kullandığı kuvvetten ellerindeki deri sökülünce ancak kımıldıyor yerinden ve böylece elleri eskisinden de kuvvetli oluyor. Vidalarla birlikte diz etinin bir kısmını da poşete koyuyor. Öylece ortada dururken kocaman, sarı bir yumurtayı andırıyor. 

Göğüs kemiğindeki deriyi soyuyor ve deri, güneş yanığı olduğu tatilleri hatırlatıyor ona, onun da güneş kremine ihtiyaç duyduğunu öğrendiklerinde şaşıran insanları hatırlatıyor. Erkeğine de bunları anlatmıştı, insanların kendini ne kadar da yabancı ve farklı hissettirdiklerini, ama adam asla anlayamamıştı.

Kanepeyi sırtından bıçaklıyor, yatay hareketlerle oynatıyor bıçağını. Kanepenin altındaki ahşap, kaliteli bir akçaağaçtan. Ama kanepenin kendisi ahşap çerçevelere zımbalanmış kalın kumaştan ve köpükten başka bir şey değil. Metal yaylar kıskaçlarla tutturulmuş, kolayca çıkarılabiliyorlar. Kanepenin kolları sarkıyor. Kadın gülümsüyor. Üst dudağı çatlıyor, burnunun altındaki yarıktan fırlıyor ve çamaşır ipinde sallanan temiz bir gömlek bir savruluyor. Gıdıklanıyor.

Devasa pencerenin önünde karanlık ağaçlar titreşiyor.

Yürüyüş botlarını almak için arka kapıya gidiyor, bu lime lime haliyle nasıl bir güzelliği olabileceğini merak ediyor.

“Yeni varoluş biçimleri,” demişti adam.

“Hı hı,” diyor alçak sesle ve sesi farklı tınlıyor bu sefer. 

Kanepenin üstüne çıkıyor, kanepenin sallanan sol kolunu tekmelemeye başlıyor, sonunda kol küt diye yere düşüyor, şaşılacak kadar az toz kalkıyor.  Üst dudağı sinir bozucu bir şekilde sallanıyor, o da deriyi soyup  kalçasından bacağına doğru sallanan derisinin bir kısmıyla birlikte köşede büyüyen yığının içine fırlatıyor. Kanepenin diğer koluna attığı tekmeyi yanlış planlıyor. Kol, oturma odasının duvarına tahmin ettiğinden daha sert çarpıyor ve kalçasında kalan deri tomarı da onunla birlikte uçuyor. Aniden her şey iyi görünüyor. Neredeyse sıradan.

Kadın, çıplaklığını fark ediyor ve bu ne zaman oldu diye merak ediyor.

Uzun boylu, etli butlu, iri yarı kadın, şimdi vücudunun dörtte biri saf altından, ama o bunu bilmiyor, kolsuz ve ayaksız kanepeye oturuyor. Derisi soyulmuş parmağıyla yontuyor kanepeyi. Kanepe ondan uzaklaşıyor. Gülüyor, altın boynunu ucuz kumaşın üstüne yaslıyor bir an için, sonra, hazır olduğunda, kendini dikleştiriyor ve arka tarafını yumruklamaya başlıyor kanepenin, bacaklarıyla ittirip bütün vücuduyla sarsıyor. Kanepenin sırtından çığlık yükseliyor. Gözden kaçırdığı birkaç vida batıyor poposuna. Kımıldadıkça vidalar kalan deriyi yakalayıp belinden kalçalarına kadar soyuyor. Kadın kıkırdıyor; sallanmaya devam ettikçe kahkahası şahlanıyor, derisi yavaş yavaş aşağı kayıyor. Kanepe ciyaklıyor, kükrüyor ve sonunda iki parçaya ayrılıp teslim oluyor; koltuğun iki yarısı yere düşerken, vücudunun kabuğu ayrılıyor, döküntülerin arasından vücuduna akın ediyor, dolup taşıyor. Parıltılı, sıcak, metalik, özgür; kahkahalar atarak ağaçlara doğru akıyor.

Künye

Yazar: Leone Ross
İngilizceden çeviren: Dilara Dilmen
İngilizce editör: Paul McVeigh, Word Factory
Türkçe editör: Nazan Özcan

Yazar hakkında

İngiltere’de doğup Jamaika’da büyüyen, roman ve kısa öykü yazarı Leone Ross, aynı zamanda editör ve yaratıcı yazarlık eğitmeni. İlk romanı All The Blood is Red (Kan Kırmızıdır), 1996 yılında Angela Royal Publishing tarafından yayınlandı. 1997 yılında Orange Prize’a aday gösterilen roman, Fransızca’ya çevirildi. Eleştirmenlerden olumlu yorumlar alan ikinci romanı, Orange Laughter (Turuncu Kahkaha), Birleşik Krallık’ta Anchor Press, ABD’de Farrar, Straus & Giroux ve Picador ve Fransa’da Actes Sud tarafından yayımlandı. Ross, 2000 yılında Arts Council of Engand tarafından Yazarlar Ödülü’ne layık görüldü ve British Council’ı ABD, Güney Kore, Slovakya, Romanya, İsveç ve Birleşik Krallık’ta temsil etti. 2004 yılında June Sarpong, BBC Radio 4’ün Women’s Hour Dönüm Noktası Niteliğindeki Kurmacalar yarışmasında Orange Laughter’ın en sevdiği roman olduğunu açıkladı. Roman, 2010 yılında ise Wasafiri dergisinin En Etkileyici 25 Kitap listesinde yer aldı. 2013 yılında kısa öykülerinden oluşan Lipstick, Lighters, Pens & Porn (Ruj, Çakmaklar, Kalemler ve Porno) Salt Publishing tarafından verilen Scott Prize’a aday gösterildi. Manchester Prize for Fiction’ın üç jüri üyesinden biri olan Ross’un eserleri ayrıca VS Pritchett Award’a da aday gösterildi. Kendisi ayrıca Wimbledon Kitap Festivali Öykü Ödülü jürisinde de yer almaktadır. http://www.leoneross.com